Akşamüstü Beyin Fırtınası

Emre Yılmaz:~$ cat posts/Beklenmedik Bir Melodiyle Tanışmak.md

Beklenmedik Bir Melodiyle Tanışmak

İstanbul’un uğultusu bazen bir siren sesi gibi geliyor kulağıma; sürekli, tanıdık ama her seferinde farklı frekansta çalan. Büyük şehrin bu eşsiz, kaotik korosu arasında kaybolmayı öğrenmiş olabilirsiniz belki ya da benim gibi bu gürültüye karşı bilinçli bir direnç geliştirmişsinizdir. Bazen de hiçbiri değildir; sadece omuzlarımdaki kumaş parçası gibi taşınır, üzerimde gezinen bir arka plan müziğidir. İşte bu sesin tam ortasında, hiçbir gerekçesi olmayan bir anın yakalanmasının dinginliğini tarif etmeye çalışıyorum. "Rastgelelik." Bu kelime, sanki bilinçli bir eylemin aksine gerçekleşmiş büyük bir tesadüfün adı gibi kulağıma çalınıyor.

Bu rastgelelik dediğimiz şey, benim dijital dünyanın kusursuz algoritma akışından kopup geldiğim o fiziksel durağın adı. Bir keresinde, eski bir plakçalardan bulduğum, kapağında ne olduğunu anlayamadığım o kasvetli ses kaydını taktım. Sesin kendisi; ne bir melodiye ne de ritme tam oturan, hafif çatlaklarla dolu o sesler. Tıpkı sabahın erken saatlerinde denizden gelen, henüz şekillenmemiş o garip buharlaşmış nefes gibiydi. O an fark ettim ki, hayatın çoğu zaman anlamlı bir başlangıç noktasına ihtiyacı yoktur. Olaylar zinciri, bazen sadece birbirine çarpan iki serbest gezen toz zerresinin dansından ibarettir.

Geçenlerde yürüyordum Karaköy’ün arka sokaklarında. Yağmur sonrası toprak kokusu, kaldırımlarda dans eden su birikintilerinin yansıttığı gri gökyüzü ve kulağımda çalan, bilinçli olarak seçmediğim bir Lo-fi döngü. Bir köşede durdum, gözlerimi kapattım ve o anın ağırlığını üzerime çektim. Bu, planlanmış bir manzara değildi; gökyüzü ne mükemmel bir kasvet sunuyor ne de benim ruh halim tamamen o kusursuz melankoliyi yaşamakta. Arada bir gelen, bizi konfor alanımızın sınırlarında tutan o küçük kusurlar var ya bunlar. İşte benim için bu kusurlar, en değerli kareleri barındırıyor. Bunlar, fotoğraf makinesinin ISO ayarını zorladığınızdaki o beklenmedik grenlerdir; görüntünün tüm ayrıntısını değil, ruhunu yakalayan parçacıklar.

Gerekçesiz Bir Nefes Almak

Yaşam, sürekli bir "ama neden?" sorgulaması döngüsünden ibaret olsaydı, belki de her şey fazla hesaplanmış, steril gelirdi. Sanki bütün düğmeler üzerimizdeki görevi yerine getiriyor ve her şey öngörülebilir bir senaryo izliyor gibi olurduk. Oysa bazen en büyük bilgeliği, o düğmelere basmayı bırakıp, sadece var olmaya izin verdiğimiz anlarda buluyoruz. O bilinçsiz kaymalar, kimseye hesap vermeyen o küçük aksaklıklar... Onların içinde kendimizi buluyoruz.

Bu rastgelelik, bir tür teslimiyet sanatı belki de. Kontrolü bırakmak; mükemmel senaryonun, ulaşılabilir bir hedef olmaktan çıkıp, sadece var olan bir yankıya dönüşmesine izin vermek. Ve bu sesin benim için melodisi çalmaya başlamasıyla fark ediyorum ki, her şey yolunda. Her ne kadar yolu düz bir çizgiden geçmiyor olsa da, varoluşu bu kendi kendine yeten kaotik güzellikte yatıyor. Şimdi devam ediyorum; sokak lambalarının sarı ışığı, bu bilinmezliğin en sıcak başlangıç noktası gibi.