Akşamüstü Beyin Fırtınası

Emre Yılmaz:~$ cat posts/Yankılanan Bir Tuş Dizisi Üzerine Yanlış Anladıklarım.md

Yankılanan Bir Tuş Dizisi Üzerine Yanlış Anladıklarım

İstanbul’un buharla karışık sisli kokusu, her geldiğinde beni bir tür bilinçaltı aynasına düşürüyor. Klavyeye bakışım bazen, bu şehrin geçmeyen uğultusundan daha sessiz oluyor; sanki aradığım ses, bu şehrin sirenlerinden çok, eski bir plak çalarların çatlaklarında gizli. Ve son zamanlarda, bazı karşılaşmalar bunlar oldu benim için. Anlık kesişmeler, dijital ekranın soğuk penceresinden süzülen birkaç satır.

Bir çeşit bilinmezlik hali vardı bu etkileşimlerde. Birbirimizden geçen, belki de sadece kendi zihnimizin yarattığı o kırılgan köprüler. O kadar da büyük bir beklentiyle başlamadı bu karşılaşmalar, aksine, her ikimiz için de ‘tamamdır, buradayız’ diye nefesimizi tuttuğumuz o kısa durak gibiydi. Sanki iki gemi, ufukta sadece bir birbirine benzeyen karartıyı fark etmişlerdi.

Benim hatam neydi acaba? Bu bilinmezliği, bir potansiyelin başlangıcı olarak görmekte ısrar etmek miydi? Yoksa o anlık uyumsuzluğu, derin bir yanlış okumayla mı geçiriyordum acaba?

Olayların Arasındaki Sessiz Boşluk

İnsan bazen, en basit ritimlerin bile karmaşık bir senfoni vaat ettiğini sanır. Oysa bazen o ritimler, sadece birbirini takiben gelen iki ayrı nefes kadar geçici olabilir. Ben, bir sonraki paragrafta o büyük anlamı inşa etmeye çalışırken, karşımdaki kişi belki de sadece günün monotonluğunu sürdürmekti.

Benim kurduğum metaforlar, benim için hayatın tüm çelişkilerini kapsayan devasa bir yapı inşa ederken; onlar belki de sadece o günkü yağmurun cama düşüşünü izlemekti. Benim içimdeki melankoli, benim için bütün bir romanın ilk cümlesiydi; onlarınki ise sadece o cümlenin geçtiği mekanın rutini. Bu fark, bazen en büyük yalnızlık kaynağı olabiliyor. Bir taraf roman yazarken, diğer taraf sadece karakterin koltukta battığına tanık oluyor.

Bu karşılaşmalarda, en çok da kendi aceleciliğimi yakalıyorum. Oysa hayatın o güzelim, analog karelerini beklemek gerekiyor ya da belki de sadece o kağıt üzerindeki karalamanın kendini bırakmasını sağlamak. Anında bütün anlamı yükleme telaşı. Her kelimeye, her noktaya bir ağırlık verme dürtüsü. Bu acelecilikle yakaladığım o hafif dokunuşlar, bazen de benim kendi yarattığım yankılar oluyor.

Ve belki de bu en büyük yanılgımdır: Her derinlik arayışının, karşısında da aynı derinliği bulma zorunluluğu. Bazen en doğru tepki, konuşmak değil; sadece aynı odada, farklı bir pencereden dışarıyı izlemek oluyor. Ve o sessizlik bile, bazen en gürültülü tartışmadan daha çok şey anlatabiliyor. Benim bu sessizliğimi, benim kendi içimde kurduğum o gerilim melodisi sanarak onu bütün bir diyalog zannetmişim.

Ve belki de bu, en güzel haliyle hatalı bir bekleyiştir. Bir sonraki buluşmada, bu sefer o büyük yapıyı kurmadan önce, sadece varoluşun basitliğini dinlemeyi deneyeceğim. O anın kendisine izin vermek istiyorum; neye dönüşeceğinin yükünü omuzlarından atmak.